Site İçi Arama

KENT DİNDARLIĞI

İslamiyet hoşgörü ve iyilik telkin ederken, Şeyh Galib’den Taliban’a nasıl geldi? Kaybedilen bu düzlemin sebepleri tam olarak neler? Dindarlık kır ile kent arasında ne gibi değişikliklere uğradı? Halen uğramaya devam ediyor mu? Çağın gerektirdiği gibi bir Müslümanlık yaşamak mümkün mü? Değilse, neden mümkün değil? Bu ve bunun gibi mühim sorulara yanıt arıyor Mehmet Altan. Güncelliğini uzun zaman koruyacağa benziyor dindarlığın boyutları da...Devamı...


 

Süreli Yayınlar

 Prizma Yazıları Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca
 Infomag Yazıları Bloomberg Businessweek Yazıları
 Sabah Gazetesi Yazıları Sabah Gazetesi-Pazar Yazıları
 Mehmet Altan-Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu  Türkiye'de İktidar Dergisi
 gazete360 Yazıları Özgür Düşünce Yazıları

 Süreli Yayınlar > Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca > Cenazede kaç kişi vardı?

Cenazede kaç kişi vardı?

Babası enstrüman çalıyor ve şarkı söylüyordu. İlk piyano derslerini henüz dört yaşındayken babasından aldı. Babasının hayali, onun da tıpkı Mozart gibi muhteşem bir çocuk olarak üne kavuşmasıydı...

1787’de Viyana’ya ilk gidişinden hemen sonra annesinin ölüm yolculuğunda olduğunu öğrenerek geri döndü. Annesinin ölümünden sonra Viyana’ya geri döndü ve hayatının sonuna dek orada yaşadı.

1794’e dek Viyana aristokrasisi içindeki müzik áşıklarına saraylarda ve özel toplantılarda çaldı. 1795’e kadar halka açılmadı. Başlangıçta bir besteci olarak değil, bir piyanist ve öğretmen olarak adını duyurdu ve kısa zamanda üne kavuştu.

Bu sırada verdiği ilk dönem ürünleri Beşinci Senfoni ve Fidelio adlı operalardı. O’ndan önce müzik, genellikle dini olarak veya insanları eğlendirmek için kullanılsa da o müziği ilk kez sosyal ve dinsel amaçlarından arındırdı.

Hayatı aydınlanma çağının ve Fransız Devrimi’nin entelektüel pırıltısı içinde geçti. Eserlerinde özgürlük ve eşitlik üzerine kurduğu dünya idealini yansıtıyor, insan hakları, demokrasi ve barışı anlatıyordu.

Geçirdiği kötü çocukluk onu, kendi kendini eğiteceği, tutkulu bir hayata taşıdı. Aristokrasi içinde Mozart ve Goethe gibi düşünür ve sanatçılarla tanıştı.

***

1802 yılı onun için bir kriz yılı oldu. Duyma bozukluğu olduğunu ve bunun daha da kötüye gideceğini anlamıştı. Kardeşlerine acı mutsuzluğunu, ölümü yakınında hissettiğini anlatan şöyle bir mektup yazmıştı:

‘İnatçı, kötü niyetli ve insanlara güvenmeyen biri olduğumu kim söylüyor veya düşünüyor? Hakkımda ne kadar büyük bir yanılgıya düşmüşsünüz. Çocukluğumdan beri kalbim ve ruhum her zaman iyi niyet ve ümit taşıdı...

‘Büyük şeylerin üstesinden gelebilmek için mücadele verdim. Fakat düşünün ki altı yıldır umutsuz bir acı içindeyim. Duygusuz hekimler yüzünden acım her yıl daha da büyüyor. Hastalığımın tedavisi belki yıllar alacak, belki de imkánsız...

‘Tabiatımın; coşkun, asabi, toplumun yargılarından kolayca etkilenen hassas yapısı nedeniyle kendimi hayatı yalnız yaşadım. Bunları unutup halkın arasına girsem de kötü işittiğim için hep kötü tecrübeler yaşadım...

‘İnsanlara ‘daha yüksek sesle konuşun, bağırın, çünkü ben sağırım’ demem imkánsızdı. Bir insan flüt çalarken veya bir şarkı söylerken onu duyamıyor olmam bana büyük acı veriyordu ve tüm bunlar beni intihar fikrine sürüklüyordu...

‘Kötü kaderim benim için iki kat fazla acı vericiydi çünkü yanlış anlaşılabilirdim. Arkadaşlarımla fikir alışverişi yapabilmem, özlü diyaloglar kurabilmem ve sohbet ederek rahatlayabilmem imkánsızdı. Yapayalnız yaşamak zorundaydım.’

***

Ancak onun tek sorunu 1802’de başlayan ve 1820’de tamamen sağır olmasına kadar süren hastalığı değildi. Hastalığı beste yapmasını engellemiyordu, en güzel eserlerini bu dönemde yapmıştı. Ününe ün katan Dokuzuncu Senfoni de bu dönemin ürünüydü.

Viyana’ya gittiğinde onu konuksever çift Prens ve Prenses Lichnowsky karşılamıştı. Entelektüel çift aynı zamanda müzik aşığıydı. Çok uzun zaman misafir olarak onların evinde yaşadı. Bazı bestelerini Prenses’e ithaf etti.

Bir süre sonra Lichnowsky’lerin evinden ayrıldı. Doktoru Malfatti’nin yeğeni Therese Malfatti’ye evlenme teklif etti ama ret cevabı onu daha da yıktı. Duyduğu yuva özlemi nedeniyle bir evlat edinmeye karar verdi.

Kararı onu yeğeninin annesiyle gireceği yasal dava ve mücadeleye sürükledi. Bu mücadelenin sonunda evlat edindiği Karl, bu üzüntülere dayanamayarak intihara teşebbüs etti. Karl, ayrıca görme bozukluğu yüzünden okulundan da atılmıştı.

Beş yıl süren davalar, duygusal dünyasında yaşadığı hayal kırıklıkları ve artık tamamen kaybettiği işitme duyusu eserlerini de vermesini engelliyordu.

Mektuplarında sık sık söylediği gibi onu ayakta tutan tek şey sanatıydı.

Sanatını eşsiz ve ölümsüz kılan yaşadığı büyük acılar olmuştu.

Tutkulu, asabi karakteri yaşadığı üzüntülerle mayalanıyor, bütün bunlara aydınlanma çağının iyimserliği, yaratıcı ve azimli gelişimleri fon oluşturuyordu.

Ancak Karl’ın 1826’daki intihar girişimi onu hayata iyice küstürdü. O yıl önemli bir soğuk algınlığına yakalandı ve hastalığı zatürreeye dönüştü. 1827’de hayata veda etti. Cenazesine 20 binin üzerinde insan katıldı.

***

Ludwig Van Beethoven 16 Aralık 1770’de Bonn’da doğdu ama hep Viyana’da yaşadı...

***

Bugün 16 Aralık... Beethoven’ın doğum günü...

Ve mutlu bir tesadüf THY’nin konuğu olarak Viyana’dayım...


16.12.2007


Bu bölümdeki diğer içerikler için tıklayınız.

E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.