Site İçi Arama

KENT DİNDARLIĞI

İslamiyet hoşgörü ve iyilik telkin ederken, Şeyh Galib’den Taliban’a nasıl geldi? Kaybedilen bu düzlemin sebepleri tam olarak neler? Dindarlık kır ile kent arasında ne gibi değişikliklere uğradı? Halen uğramaya devam ediyor mu? Çağın gerektirdiği gibi bir Müslümanlık yaşamak mümkün mü? Değilse, neden mümkün değil? Bu ve bunun gibi mühim sorulara yanıt arıyor Mehmet Altan. Güncelliğini uzun zaman koruyacağa benziyor dindarlığın boyutları da...Devamı...


 

Süreli Yayınlar

 Prizma Yazıları Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca
 Infomag Yazıları Bloomberg Businessweek Yazıları
 Sabah Gazetesi Yazıları Sabah Gazetesi-Pazar Yazıları
 Mehmet Altan-Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu  Türkiye'de İktidar Dergisi
 gazete360 Yazıları Özgür Düşünce Yazıları

 Süreli Yayınlar > Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca > Kent dindarı mısınız?

Kent dindarı mısınız?

Soru şu: ‘Bir yazınızda ‘Benim gençliğimde kent dindarları vardı’ diyorsunuz. Kimdir kent dindarı, kent dindarı nasıl birisidir?’

Cevap ise şöyle:

‘Kent dindarı, bir inancın ulviyetinden kendine kimlik çıkarmaya soyunmayan insandır. İnancı inanç olarak kabul eden, inanç olarak yaşayan, bunu kültür olarak algılayan ama sosyal bir ilişki ağında bir taraf, bir kimlik olarak bundan rant beklemeyen insandır. Kent dindarı bir şekilde daha doymuş, güngörmüş ve bu inancı, kendi ulviyeti açısından kişiselleştirmiş, kültür olarak algılamış, daha gelişmiş insandır’

***

Soru şu:

‘Peki, kent dindarlığı nasıl bir şeydir o zaman?’

Cevap ise şöyle:

‘Bunun güzel örneklerinden birisi şöyledir: Eğer sen oruç tutuyorsan oruç tutanın duyabileceği bir şekilde sahur davulunun çalması. Herkes mecburdur kalkmaya diyen, hayat hıncını davulun tıngırtısından almak yerine inançlı insanlara bir şekilde bir mesaj gönderen, kendi aralarında bir tılsımlı mesajlaşmayı öne çeken bir yapıdır kent dindarlığı. ‘

***

Soru şu:

‘Günümüzde kent dindarının ve kent dindarlığının kalmadığını söylüyorsunuz. Nereye gitti bu kent dindarları, kent dindarlığı nasıl ortadan kalktı?’

Cevap ise şöyle:

‘Tekke ve zaviyelerin kapanması dinin kültürel, edebi, güzel sanatlar boyutlarını yoksullaştırdı. Zaman içinde Müslümanlığın sosyolojik, kültürel, edebi, güzel sanatlar, mitolojik tarafı ortadan kalktı. Köylülüğün egemenliğinin aracı haline getirilmeye başlandı. Türkiye; inançları, ideolojileri kendi kalıpları, kültürel bütünlüklerini doğuş şartlarından bağımsız bir şekilde yozlaştırabiliyor. Başlangıçta solculuk da, milliyetçilik de, din de aynı şekilde kullanıldı. Yani hayatla ilişkide zorluğu olan, donanımında yetersizliği olan, sosyolojik olarak altta kalmış tutunamayanların araçları haline geldi.’

***

Soru şu:

‘Tekke ve zaviyelerin kaldırılmasıyla kent dindarları azaldı diyorsunuz. Peki tekke ve zaviyelerin yerine üniversiteler bu işlevi yerine getiremez mi?’

Cevap ise şöyle:

‘Bunlar çok büyük sorun, bunlar tartışılmaz ve tartışırsanız da size sansür uygularlar. Dünyadaki ilahiyat fakültelerinden çıkanlarla bizdekiler arasında muazzam bir fark var. Bizde ilahiyattan bu anlamda bir büyük düşünür, felsefeci, estet, şair vs yetişmiyor. Hepimizi zaman zaman dehşete düşüren yorumlar ve yaklaşımlar yapanlar da ilahiyatçılardır. Türkiye’de ilahiyat eğitimini çok derinden teşhis masasına yatırmak gerekir. Bu fakülteler, tekke ve zaviyelerle boy ölçüşecek bir eğitim düzeyinin altındalar, böyle bir dertleri olduğunu da zannetmiyorum. Dinlediğimiz, garipsediğimiz, hayretle izlediğimiz bütün söylemlerin sahipleri Türk ilahiyat fakültelerinden çıkıyorlar. İlahiyat eğitiminin gerçekten çok ciddi ele alınması lazım. Ama sanırım bu bir tabu.’

***

Soru şu:

‘Kent dindarı ile bu kültürü yozlaştırdığını söylediğiniz insanlar arasındaki farklar nedir?’

Cevap ise şöyle:

‘Din, sadece bir inanç değil. Bu aynı zamanda muazzam derin bir kültürdür. O kültüre vakıf birisiyle bunu bir siyaset aracı yahut var olmak için bir kimlik aracı olarak kullanan arasındaki farkı netleştirmek için kent dindarları dedim. Kent dindarları, bu inancın kültürel boyutlarını, içtenliğini, ulviyetini, derinliğini, bir kültür boyutunda da hazmetmiş insandır. Onun için inançlara karşı hoşgörülü, güler yüzlü, esprili insanlardır kent dindarları. Günümüzde güler yüzlü, şaka yapan, konuşan insan sayısı çok az. Müslümanlık gülmemeyle özdeşmiş gibi bir izlenim bile edinebilirsiniz. Kendinden emin, özgüvenli, rekabetten korkmayan, daha geniş donanımlı bir hayatın içinden gelen, bilgi birikimi, yaşam birikimi farklı, kültürel manada zengin birisinin Müslümanlık anlayışıyla bunlardan yoksun birisinin Müslümanlığı kullanması çok farklı şeylerdir.

Ben bu kent dindarları meselesinin dünyada da bir şekilde zorda olduğunu düşünüyorum. Çünkü İslamiyet Şeyh Galip’ten Taliban’a geldi yeryüzünde. Nedir bu meyil, düzlem kaybetmemizin nedeni? Bunun bir sosyolojik analizini yapmak lazım. Eskiden Müslümanların ağırlığı kentlerdeyken kırlara kaymasıdır bunun sebebi. Şeyh Galip, inanılmaz şekilde işlenmiş bir derin kültürün çok önemli bir ferdiyken; Taliban, Afgan kırlarının bütün hoyratlığını ifade eden bir vahşetle ortaya çıktı. İkisi de Müslüman ise aradaki fark nedir? Bence aradaki fark o dinin kendi kültürel özelliklerinin, güzelliklerinin, yaratıcılıklarının farkına varılmayıp onu siyaseten bir silah olarak kullanmaktır.’

***

Soru şu:

‘Şehirlerde ahlaki bir yozlaşma söz konusu. Herkes bundan şikáyetçi. Bu ahlaki yozlaşmanın temelinde kent dindarlığının yok olması mı yatıyor?’

Cevap ise şöyle:

‘Bu söylediklerim ile birebir bağlantılı. Dinin araç olarak kullanılması, bir inanç olarak kişiselleştirilmemesi. Üretmeyen herkes ahlaksızdır. Müslüman ol veya olma fark etmez. Ahlak çok zor bir daldır. Felsefenin en zor dallarından biridir. Ahlakı ne üretir? Benim için ahlakı iki şey üretir. Birisi üretimdir birisi dindir.

Üretim seni fiilen ahlaksızlık yapılmasına imkán vermeyecek bir müfettişlik konumuna getirir. Bu ne demektir? Örneğin diyelim ki fırıncısın, sana çürümüş buğdaydan un getiren birisi senin ekmek üreten birisi olarak çökmene neden olur. Onun için sen onun ahlaksızlık yapmasına izin vermeyeceksin. Bir kere bunun kurbanı olduğunda ikincisinde artık ondan almazsın. Aynı zamanda bir üretim zinciri insanların birbirlerini kandırmalarını engeller. Çünkü piyasa ekonomisi var ise batarsın. İkincisi ise ahlaksızlık yapmak kanunen de suçtur. Kanunun suç saydığı her şey aslında dinde günahtır. Hukuk kurallarının oluşabilmesinin altyapısını din oluşturur. Senin iyi bir insan olmanı sağlayan bir eğitimden geçirir. Dinin aslında yasakladığı günah saydıklarını da toplumlar hukuken suç sayarlar.

Bir taraftan topluca üretebilen, üretim zinciri içinde yer alan bir ülke değiliz, devlet eksenli, devlet kaynaklarından rant üstünden, hak etmediğimize el uzatarak, avantadan, üretmeden, çalışmadan, çalarak çırparak yaşama kültürünün ürünleriyiz. Bir taraftan da din, kent dindarının içselleştiği bir davranış biçimimizi temellendiren bir kültür olmaktan uzak.

O zaman ne oluyor, herkes bir şekilde hak etmediğine el uzatmaya, layık olduğundan daha fazlasını elde etmeye çalıştığı bir ahlaksızlığı topluca üretmeye devam ediyoruz.

Müslüman bir toplumsak, dindar isek bu ahlaksızlıkları kim yapıyor? İşte onun için din, kültürel sosyolojik bir inanç olarak üremiyor, köy kurnazlığının, köy hoyratlığının yani eğitilmemiş, derinleştirilmemiş, ufku açılmamış, birikimini içselleştirmemiş bir yapının siyasal aleti haline geliyor.’

***

Soru şu:

‘Kent dindarlığını yeniden ihdas etmek, kent dindarlarını yeniden yetiştirmek nasıl mümkün olacak?’

Cevap ise şöyle:

‘Toplumun hızlıca kalkınması; Türkiye’nin normalleşmesi; dinin bir siyasi unsur olarak değil sosyolojik bir kültür olarak algılanması gerekir. Dinin toplumdaki yeri nedir? Biz bunu da tartışmalıyız. Din; hukukun alt yapısını oluşturur, estetik değer getirir, mitolojik değer getirir, hayata bakış açısı getirir. Bu, gelişmiş insana ait bir donanımla geldiği vakit daha üst düzeyde bir ufuk getirir. Toplum, bir rant ekonomisi, rant kapmaya yönelik siyasi sistem olmaktan da çıkarılmalı. Yani ben Müslüman’ım diyenin liyakatine değil Müslüman’ım demesine bakılırsa çökeriz. Yani ben beyin cerrahı kadrosu istiyorum, beyin cerrahı değilim ama iyi Müslüman’ım, uçak uçurmasını bilmiyorum ama beş vakit namaz kılıyorum diyen adamları bir şekilde kabullenirsek ve bu sorunu geçerli sayarsak Türkiye’de tüm sistem çöker.

Onun için bunun sosyolojik bir kültürel inanç, bir hayata bakış hususu olduğunu kabullenip ama bunun yanında muazzam bir liyakat aramak gerekir. Yani iyi bir Müslüman’sa işini dünya standartlarında yapacak, eğer iyi bir Müslüman’sa rekabetten korkmayacak, eğer iyi bir Müslüman’sa hayata pozitif katkıda bulunacak, eğer iyi bir Müslüman’sa insanlığa ne açıdan yardımcı olduğunu her an kendine soracak, iyi bir Müslüman’sa dünyada var olmaktan ve yarışmaktan korkmayacak, iyi bir Müslüman’sa kendine benzemeyeni düşman saymayacak, iyi bir Müslüman’sa dinin kültürel boyutunu geliştirmek için özen gösterecek.’

***

Soruları Moral Dünyası Dergisi sordu...

Cevaplar ise bana ait...

Şimdi ben size soruyorum:

Dindar iseniz, nasıl bir dindarsınız?


13.01.2008


Bu bölümdeki diğer içerikler için tıklayınız.

E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.