Site İçi Arama

KENT DİNDARLIĞI

İslamiyet hoşgörü ve iyilik telkin ederken, Şeyh Galib’den Taliban’a nasıl geldi? Kaybedilen bu düzlemin sebepleri tam olarak neler? Dindarlık kır ile kent arasında ne gibi değişikliklere uğradı? Halen uğramaya devam ediyor mu? Çağın gerektirdiği gibi bir Müslümanlık yaşamak mümkün mü? Değilse, neden mümkün değil? Bu ve bunun gibi mühim sorulara yanıt arıyor Mehmet Altan. Güncelliğini uzun zaman koruyacağa benziyor dindarlığın boyutları da...Devamı...


 

Süreli Yayınlar

 Prizma Yazıları Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca
 Infomag Yazıları Bloomberg Businessweek Yazıları
 Sabah Gazetesi Yazıları Sabah Gazetesi-Pazar Yazıları
 Mehmet Altan-Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu  Türkiye'de İktidar Dergisi
 gazete360 Yazıları Özgür Düşünce Yazıları

 Süreli Yayınlar > Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca > 14 Şubat Sevgililer Günü idi, ya 21 Şubat?


14 Şubat Sevgililer Günü idi, ya 21 Şubat?

 

14 Şubat perşembe günü Sevgililer Günü idi... Bir hafta sonra...

Yani 21 Şubat perşembe ne günüydü?

Üstelik Sevgililer Günü tüm haşmeti ve tantanasıyla geçiş yaparken...

21 Şubat, büyük bir sessizlikle görünmeden kayboldu.

Halbuki ‘21 Şubat’a duyarsız kalmak ana dilinde ‘Seni seviyorum’ demeye de bir anlamda duyarsız kalmaktı.

***

UNESCO Genel Kurulu 1999 yılının kasımında...

21 Şubatı ‘Uluslarası Anadili Günü’ olarak kabul etti.

Amaç çokdilliliğin korunması ve geliştirilmesi.

2000 yılından beri, bu gün tüm dünyada Uluslararası Anadili Günü olarak anılmakta ve kutlanmakta.

Dünyada konuşulan 6 bin dil var.

Ama maalesef...

Bu dillerin yarısı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.

***

Sessiz geçen 21 Şubat gününde elektronik postama aşağıdaki mesaj geldi:

‘Kamber, 12 Eylül gelince kendini sıkıyönetim mahkemelerinin karşısında bulmuş, Mamak Askeri Cezaevi’nde davanın Askeri Yargıtay’daki sonucunu bekleyerek tutukluluk günlerini geçiriyordu.

Tecrit günlerinden birinde Kamber’e bir mektup geldi. Mektupta deniliyordu ki:

‘(...) Önümüzdeki görüşte annen ziyaretine gelecek. Annen sen içeri düştüğün günden beri ‘N’olur, beni oğluma götürün. Dünya gözüyle oğlumu son bir kez daha göreyim...’ diyerek başımızın etini yiyordu.

Kısmet bu görüşeymiş, getiriyoruz...’

Kamber mektubu okudu. Avurtları çökmüş yüzüne bir hüzün bulutu kondu. Yanındaki arkadaşına:

‘Annem ziyaretime gelecekmiş...’ dedi.

Görüşe daha dört gün vardı.

Kamber dört gün önceden mahpus deyimiyle ‘görüş komasına’ girdi. Hep ondan bahsediyor, Türkçe bilmediğinden dem vuruyor, ‘Allah vere de annem bunca yıl içerisinde konuşacak kadar bir şey öğrenmiş olsa...’ diyordu.

Annesi köyde doğup büyümüş, evlenmiş, yaşamı boyunca, zaman zaman babasının peşinde İmranlı’ya ‘pazar için’ inmenin dışında, tek bir kez büyük şehre inmemiş, köyünü dünyası bellemişti. Köyünün dili neyse, doğaldı ki onunki de o olacaktı...

Ama Mamak görüşlerinde, yavaş sesle konuşmak; el, kol, yüz hareketleriyle işaretleşmek ve Türkçeden başka bir dille konuşmak kesinlikle yasaktı. Yasak herhangi bir biçimde ihlal edildiği anda görüş kabininin her iki tarafında, giriş kapılarının önünde alıcı kuş gibi bekleyen görevli askerler, talimatlara uyulmadığını belirterek, hemen ‘görüş bitti’ diyorlar, tutuklu apar topar, görüşçüsünün gözleri önünde tartaklanarak alınıp götürülüyordu. Aynı muamele görüşçüye de yapılarak kapı dışarı ediliyordu.

O uzun, upuzun gelen dört gece akıp gitti ve görüş günü geldi. Kaldığı B Blok’ta sıcak su olmadığı için, sabahın erken saatlerinde buz gibi suyla banyosunu yaptı. Tıraşını oldu. Sıfır numaraya vurulmuş saçlarına zulasındaki esanstan birkaç damla sürdü. En temiz elbiselerini giydi. Görüşe hazır hale geldikten sonra birkaç lokma bir şeyler atıştırıp tecrit hücresinin üç buçuk adımlık volta yerine çıktı. O artık durup dinlenmeksizin üç buçuk adımda bir U dönüşü yapan düşünceli bir yürüyüştü...

Hoparlörden beşinci kez isimler anons edildiği anda kendi ismini duydu. Gözbebeklerine yerleşen sevinç ışıltılılarıyla, gardiyanın açtığı hücre kapısından uçar adımlarla çıkıp annesine koştu...

Kamber yüzündeki özlem yangınıyla görüş kabinine girdi ve karşısında annesini ve kardeşini buldu. Anne, önündeki tel örgüleri adeta tırmalar gibi ileri atıldı, çığlığı andıran bir sesle: ‘Kamber Ateş nasılsın!..’ dedi.

‘İyiyim, canım annem, iyiyim...’

Kadın silme sevgi kesilen gözlerinden boşalan yaşlarla oğluna okşarcasına baktı, baktı ‘Kamber Ateş nasılsın!..’ dedi.

‘İyiyim, çok iyiyim, siz nasılsınız...’

Kadın sustu, başını önüne eğdi, bekledi. Sonra birden taa oğlunun gözlerinin içine bakarak sordu ‘Kamber Ateş nasılsın!..’

‘?! ‘

Kamber annesinin Türkçeyi öğrenemediğini anladı. Kardeşi yol boyunca annesine sadece bu üç sözcüğü öğretebilmişti. O da hep aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu, özlemin söze gerek duyduğu bu en yakıcı anda, ana-oğul birbirlerine seslenemiyorlardı. Aralarında ‘Türkçe konuşacaksın!’ emir kipli bir duvar, bir set çekilmişti...

Birbirlerine bakışıp duruyorlar ve anne biraz zaman geçince yeniden:

‘Kamber Ateş nasılsın?’ diyordu.

Oğlunun gözlerinden yanaklarına doğru, zapt edilmek istenen ama becerilemeyen, iki damla yaşın süzüldüğünü gördü anne...

Anne gözlerine en şefkatli duruşu, sesine en yumuşak tonuyla, ‘Kamber Ateş nasılsın!..’ diyecekti.

Bunun anlamı: ‘Oğlum, sağlığın yerinde mi, bir derdin sıkıntın var mı, karnın doyuyor mu, sırtın pek mi, herhangi bir şey istiyor musun, çamaşır göndereyim mi, kışlık çorap öreyim mi?’ demekti.

Yanıtı oğlunun gözlerinden alacak, ‘Demek iç çamaşırı ve yün çorap istiyorsun, hay hay canım oğlum’ diyecekti içinden.

Anne çınar yüzüne dededen atadan kalma kuşkulu ifadeyi takınacak, gizemli bir tavra bürünecek, merak dolu gözlerle oğlunun ve kendisinin başucunda copla bekleyen askerlere bakacak, titrek bir sesle:

‘Kamber Ateş nasılsın!’ diyecek.

Bunun anlamı: ‘Burada zulüm çokmuş oğlum, dışarıda hep duyuyoruz, doğru mu?’ demekti. Yanıtı yine oğlunun gözlerinden alacaktı.

‘Görüş bitti!’ anlamına gelen düdüğün tiz sesi duyuldu.

Anne, ‘Hoşçakal canım yavrum...’ anlamına gelecek şekilde, sayısız kez kullandığı o tek cümleyi, el sallarken bir kez daha yineledi: ‘Kamber Ateş nasılsın!’

Ve gittiler...

Görüş sonrası Kamber bir sevinç seli gibi düştü hücresine.

Arkadaşı:

‘Gelen annen miydi?’ diye sordu.

‘Evet’ anlamında başını salladı. Arkadaşı endişe dolu bir ifadeyle:

‘Herhangi bir aksilik çıkmadan görüşebildiniz mi?’ dedi.

‘Hem de nasıl!’

Arkadaşı sevinçle kolunu tutu ve sordu:

‘Neler konuştunuz?’

Kamber annesinin şakıyan gözlerini anımsadı, ışıltılı gözlerle arkadaşına baktı. Yanıt vermedi ama arkadaşı anladı, şaşkınlık dolu bir yüz ifadesiyle kendi kendine mırıldandı: ‘Kamber’in gözleri konuşuyor!’

‘Evet, neler konuştunuz?’ sorusuna, Kamber’in gözleri:

‘Neleer, neler’ diyordu...

***

Ana dil...

Annenin dili...

Evet 21 Şubat günü anadil günü idi...

14 Şubat’ın bir hafta sonrası...

‘Seni seviyorum’ demenin tılsımını yaratan anadil.

24.02.2008



Bu bölümdeki diğer içerikler için tıklayınız.

E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.