Site İçi Arama

KENT DİNDARLIĞI

İslamiyet hoşgörü ve iyilik telkin ederken, Şeyh Galib’den Taliban’a nasıl geldi? Kaybedilen bu düzlemin sebepleri tam olarak neler? Dindarlık kır ile kent arasında ne gibi değişikliklere uğradı? Halen uğramaya devam ediyor mu? Çağın gerektirdiği gibi bir Müslümanlık yaşamak mümkün mü? Değilse, neden mümkün değil? Bu ve bunun gibi mühim sorulara yanıt arıyor Mehmet Altan. Güncelliğini uzun zaman koruyacağa benziyor dindarlığın boyutları da...Devamı...


 

Süreli Yayınlar

 Prizma Yazıları Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca
 Infomag Yazıları Bloomberg Businessweek Yazıları
 Sabah Gazetesi Yazıları Sabah Gazetesi-Pazar Yazıları
 Mehmet Altan-Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu  Türkiye'de İktidar Dergisi
 gazete360 Yazıları Özgür Düşünce Yazıları

 Süreli Yayınlar > Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca > İyi ki doğdun be babacığım...

İyi ki doğdun be babacığım...

 

Gelecek pazar yani 22 Haziran babamın doğum günü. Babalar Günü’nde babamı anlatmanın en iyi yolu onun kendisini anlattığı satırlarını sizlerle paylaşmaktı. Böyle bir babaya sahip olduğum için övünmemi hoş göreceğinizi tahmin ediyorum

Sözü, yazıya tutkun bir ‘çocuk’, sonra da yazıya tutkun bir ‘baba’ olmuş bir yazara bırakalım.

2000 yılında, 74 yaşına basarken ‘kendi yaşam öyküsünün’ kısa bir özetini şöyle anlatıyordu:

‘22 Haziran 1927’de, bir perşembe günü saat gecenin 11.30’unda doğmuşum; dedem Tatar Hasan Paşa’nın, bücür bir gökdelene dönüştükten sonra da hálá bir dairesinde oturmakta olduğum köşkünde...

‘Babamın memur olarak oradan oraya dolaşması sonucu, ilkokulun ilk sınıfına Edirne İstiklal Mektebi’nde başlayıp, ilkokulun üçüncü sınıfını da Ankara Mimar Kemal İlkokulu’nda bitirdikten sonra; 1936 eylülünün son günü, bir akşamüstü Galatasaray Lisesi’nin Ortaköy’deki ilkokul bölümüne bırakılıverdim.

‘Okul ertesi sabah açılacağı için taşradan gelmiş üç beş çocuktan başka kimsecikler yoktu okulun deniz kıyısı rıhtımında. Müdür Yardımcısı Lütfü Bey, beni yeni arkadaşlarla tanıştırmak için okulun rıhtımına indirmiş, babam da o sırada okuldan tüyüvermişti.

‘Henüz 8 yaşındaydım ve hiç bilmediğim bir ortamda ilk kez yapayalnız kalıyordum...

‘Başımı, rıhtımın boyum kadar olan demir parmaklıklarına dayayıp, dolu dolu gözlerle Boğaz’ın küçümen dalgalarına dalıp gittiğimi hatırlıyorum.

10 yıl sonra 1946’da Galatasaray Lisesi’ni bitirirken, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Yeni Adam dergisinde her hafta bir yazım yayınlanıyordu...

Küçükken sevilmediklerine inanan çocuklardan bazıları, hiç değilse kendilerini tanımadıkları kişilere beğendirmek için yazıya yönelirler.

Galiba farkına varmadan ben de, o psikolojik rayın üstüne doğru kayıvermiştim...

Ve babam Ankara’da olduğu için, 1946 Ekimi’nde Ankara Hukuk Fakültesi’ne başlarken, Ulus gazetesinde de çalışmaya başlamış ve 40 lira olan ilk maaşımı da almıştım.’ 

*** 

Bir yıl sonra 75 yaşına basarken farklı bir ‘yalnızlıktan’ söz eder:

‘Galiba ben hiç büyümeden yaşlandığım için, yaşlandığımı da yeni yeni fark etmeye başladım. Nerdeyse iki yıl öncesine kadar, apartmanın bizim daireye kadar olan 220 basamağını, 5-7 dakika arasında çıkabiliyordum. Şimdi artık gözüm kesmiyor...

‘Hiç mi hiç aklıma gelmemişti; daha doğrusu, aklımın köşesinden bile geçmemişti 75 yaşımı selámlayan bir yazı yazacağım.

‘Gençliğimde yaşlı yazar dostlarım; hep o yaşta yaşamışlar, hiç genç olmamışlar gibi gelirdi bana.

‘Üstelik de, o kadar iyi anlaşırdık ki onlarla; sanki aramızda hiç yaş farkı yokmuş gibi...

‘Fizyolojik yıpranma dışında, kuşaklar arasındaki fark; koşullanmalardaki değişimlerden doğar. Yazı adamları ise, toplumsal kökenli koşullanmaların dışındadırlar. Kullandıkları kavramların tanımlamasını, ortaklaşa yapabiliyor ve olduklarından daha fazla görünmeye de heves etmiyorlarsa... 23 yaşın kalemiyle, 82 yaşın kalemi, sandığınızdan çok daha rahat anlaşır ve ortak bir kahkahayla çok daha rahat paylaşır doğaçlama bir nükteyi.

‘Benim gençliğim, kendimden on beş, yirmi, otuz, kırk yaş daha büyük ozan ve yazarların sıcacık dostluk havuzları içinde geçti.

‘Bugün bilemezsiniz nasıl özlüyorum Refik Halit’i de, Hüseyin Cahit’i de, Válá Nurettin’i de, Nadir Nadi’yi de, Haldun Taner’i de, Aka Gündüz’ü de, Cahit Sıtkı’yı da... ‘



* * * 



Bir sonraki 22 Haziran’da, ‘yazarlık’ macerasını da hikaye eder :

‘Ne 77 yaşına basacağım gelirdi aklıma ne 77’ye bastığım günün de ilk yazısını yazacağım.

‘Adımı ilk kez basılı olarak gördüğümde, yıl 1942’ydi; ben 14 yaşındaydım ve lise 9’daydım...

‘Ondan sonra sürdü gitti şiirler, çeviriler, yazılar, piyesler, denemeler, portreler, romanlar, gezi anıları, hatta alfabe...’

* * * 

‘Lisedeyken, her hafta sonu okuldan çıkınca Babıali’ye, Fransızcadan çevirdiğim ünlü bir yazarın bir öyküsünü götürürdüm, belki basılır, diye...

‘Ama basılmazdı, ben yine götürürdüm. Yeşilay dergisi de dahil, çeşit çeşit dergilere şiirler, yazılar yollardım...

‘Herhalde seviyordum yazıyı. Belki de, yatılı bir okulda neredeyse unutulmuş; hafta sonlarında dahi gidecek bir yeri bulunmayan; cebinde sadece müdür muavininin, - babamın bıraktığı harçlık parasından -, her cumartesi verdiği 1 lirası; yapayalnız bir genç olmanın, ‘var olduğunu’ kanıtlamaya dönük tek tutkusuydu yazı...’

* * * 

‘Okul sıralarında kitaplarını okuduğum yazarlara duyduğum sevgi, ilgi, hayranlık neredeyse bir tapınma düzeyindeydi...

‘O tarihlerde henüz bilmiyordum Türkiye’de yazı adamlarının nasıl yaşadığını, nelerle karşılaştığını ve nasıl geçindiğini...

‘Bir gün ben de belki bir yazı adamı olacaktım. Yanımda çok sevdiğim bir kız, Refik Halit’le birlikte, özel bir arabada gezmelere gidecektik.’

* * * 

Yazıyla ilgili rüyalarının nasıl teker teker gerçekleştiği de gene aynı yazıda vardır:

‘Aziz Nesin’in bir yazısını İstanbul’da Ağır Ceza’ya vermişlerdi. Mahkeme başkanı da, Refik Halit’i, Haldun Taner’i, beni, bir de bir Ceza Hukuku doçentini bilirkişi tayin etmişti.

‘Mahkemede buluşmuştuk. Doçent, yazıda suç olduğunu iddia ediyor ve bilirkişi raporunu o doğrultuda yazmak gerektiğini söylüyordu.

‘Ben, doçente karşı çıkmış ve şayet öyle bir rapor yazarsa, muhalefet şerhi yazacağımı söylemiştim. Refik Halit’le Haldun Taner de, benden yana çıkmışlardı. Doçent de vazgeçmişti yazıyı suçlu bulmaktan... Mahkeme çıkışında, benim arabaya binmişti Refik Halit de... Ve bir şey söylemişti:

- Beni unutsalar da, Memleket Hikayeleri kalır değil mi?’

* * * 

Her bebek, kendine özgü bir kum saatiyle mi doğar?

78’e basarken bu kanaattedir:

‘Taşradan gelme birkaç küçük çocuk ve koskocaman bir kimsesizlik vardı, deniz kıyısı okulunun rıhtımında...

Çocuğun henüz bilmediği, uzun yıllarca da bilemeyeceği gizli bir kum saati çalışıyordu.’

* * * 

Seksenin gelişi selamlanırken de yaşam şiarı bir kez daha tekrarlanır:

‘Yazıya layık olmak.’

‘Hele hele 60’ını da aştıktan sonra; akıl ve öngörü radarlarının dışına düşmeye başlar, daha hangi yaşlarla el sıkışıp tanışacağın...

‘Bendeniz ise, ne yalan söyleyeyim, 80’imle de karşılıklı havada avuç şaklattığımız şu sırada; bir türlü akıllı uslu, olgun ve ağırbaşlı olamadım.’

* * * 

‘Gençliğimde uzun süre, -kendi ailem de dahil-, Hazine’den geçinmeli bir bürokrat olma yerine; yazıya çiziye savrulup, gazetelerde çalışmaya ve geceleri de şair dostlarla meyhanelerde kafayı çekmeye başladığım için; maalesef ziyan olup gittiğime inanıldı.

‘Yaşı 50’yi geçmiş olan, durmuş oturmuş, makam sahibi aile dostları; bana rastladıkça öğütler vermeye çalışıyorlardı kibarca:

- Gençken bizler de geçtik aynı yollardan; ancak serseriliğin sonu yoktur, bakanlıklarda bir işe gir, vakit henüz erkenken...’

* * * 

‘‘Sevdiğin bir uğraşa layık olma özeni’ diye bir ilkeye, kimsenin kulak astığı yoktu.

‘Kendilerini başarılı hisseden, üst düzey maaşlı ve asık suratlı paşalarla beyefendiler; beni karşılarına diktiklerinde, benim derdimin ne olduğunu, ne istediğimi sorarlardı. Ben de:

- Yazıya layık olabilmek benim derdim efendim, derdim.’

* * * 

Geçen yıl, 81 yaşına basarken ise duygularını şöyle özetler:

‘Plajlarda donla denize girmenin yasaklandığı sık sık hatırlatılan yaz mevsiminde; yılın en uzun 2’nci günü, 22 Haziran. Bendenizin de, 80 yıl önce gece saat 23.30’da doğduğum tarih.’

‘80 yaşına kadar yaşayıp, 81’ine basmak.’

‘...Yeryüzünde daha uzun, daha uzun, daha uzun yaşama arzuları...

Uzun yaşamak, biraz da gitgide daha azalarak yaşamak değil mi acaba?’

* * * 

Nasıl birisi o?

Cevabı gene kendi efsane yazılarından biri olan ‘Bir tılsımı vardır hayatın’ adlı yazısındaki bir paragrafla vereyim:

‘Böyle bir tılsım yoksa... İsteksiz isteksiz oluyorsan tıraşı; bir küf bağlamışsa bütün heyecanlarını; bir şey demiyorsa sana Güney Amerika’nın Gerillosları, bir çıplak kadın vücudu düşünmüyorsan en ciddi konferansta ve bir anda çalıştığın yerden istifayı basıp çekip gitmek gelmiyorsa içinden... Bir kapı önünde tozlu bir paspas bile olamazsın.’ 

* * * 

Bugün babalar günü...

Gelecek pazar, 22 Haziran da babamın yaş günü.

Ayşe Düzkan bana ‘babalar gününde’ babamı yazmayı önerince...

Düşündüm...

Babamı anlatmak?

Bunu en iyi ancak onun satırlarına sığınarak yapabilirdim.

Ekleyeceğim ne olabilir?

Böyle bir babaya sahip olmakla övünmemi hoş görmenizi dilemekten başka...


15.06.2008


Bu bölümdeki diğer içerikler için tıklayınız.

E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.