Site İçi Arama

KENT DİNDARLIĞI

İslamiyet hoşgörü ve iyilik telkin ederken, Şeyh Galib’den Taliban’a nasıl geldi? Kaybedilen bu düzlemin sebepleri tam olarak neler? Dindarlık kır ile kent arasında ne gibi değişikliklere uğradı? Halen uğramaya devam ediyor mu? Çağın gerektirdiği gibi bir Müslümanlık yaşamak mümkün mü? Değilse, neden mümkün değil? Bu ve bunun gibi mühim sorulara yanıt arıyor Mehmet Altan. Güncelliğini uzun zaman koruyacağa benziyor dindarlığın boyutları da...Devamı...


 

Süreli Yayınlar

 Prizma Yazıları Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca
 Infomag Yazıları Bloomberg Businessweek Yazıları
 Sabah Gazetesi Yazıları Sabah Gazetesi-Pazar Yazıları
 Mehmet Altan-Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu  Türkiye'de İktidar Dergisi
 gazete360 Yazıları Özgür Düşünce Yazıları

 Süreli Yayınlar > Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca > Ankara’da kent dindarları...

Ankara’da kent dindarları...

 

Unutmuşum...Daha doğrusu ‘elektronik posta’ olmasa unutmuştum...

Türkiye Diyanet Vakfı, Kadın Faaliyetleri’nden ‘Kent ve İslam’ başlıklı bir mesaj var...

Geçenlerde Ankara’da yaptığım bir konuşmanın metni...

Konu, benim son zamanlarda ısrarla üzerinde durduğum ‘kent dindarları’...

Konu kadar toplantıya katılan ve bana özlediğim ‘kent dindarlarını’ anımsatan Ankaralı hanım izleyicileri ve oradaki havayı da çok önemsemiştim aslında...

Türkiye, ‘Kemalizm ile siyasal İslam’ arasına sıkışmadan, dini kültür olarak algılayan, liberal demokrasiyi de ‘toplumsal yaşam biçimi’ olarak içselleştiren bir düzeye sıçrayabilir... Sıçramak mecburiyetinde...

Yoksa sonunda gene bu noktaya gelmek için ağır faturalar ödemek ve derin acılardan geçmek durumunda kalacağız...

Bu noktada, Ankara’da Diyanet İşleri salonundaki toplantı bana çözüm açısından da umut vermişti...

***

Ne demişim?

‘Kent ve İslam’ başlıklı böyle bir sempozyum düzenlenmesi aslında günümüz Türkiyesi’ndeki en hayati konulardan biri.

İlahiyatçı dostlarımın olduğu bu panelde yer almamın nedeni, son zamanlarda aklımın daha fazla kent dindarlığına takılmasından kaynaklanıyor aslında.

Başkanımız ‘aslında İslam’da bir değişiklik yok, algıda değişiklik var’ dedi ve Sayın Düzgün de muhafazakárlaşma ile dinin dönüştürücülüğü arasındaki irtibatı önemsediğini vurguladı. Ben de o noktadan hareket etmek istiyorum. Çünkü benim de aklıma takılan sorular var.

Örneğin, benim çocukluğuma rastlayan dönemdeki kent dindarları ile şimdiki mevcut yaklaşım ve davranış biçimleri...

Sevgili başkanımızın deyişiyle algı farkı benim garibime gidiyor. Bir kere, eskiden daha güleryüzlü insanlar görüyordum, şimdi ise insanlar eskisi kadar gülmüyor. Bu, herhalde bu kültürün bir unsuru olmasa gerek.

Ayrıca, küçüklüğümde hatırladığım insanlar, daha rahat, daha şakacı, kendi inançlarına bile nazire yapabilecek bir rahatlık içindeydiler. Onu da şimdi göremiyorum.

Bir başka nokta, bir yakınımın da belirttiği gibi, algıdaki farklılık ile ilgili... Eskiden ramazan gecelerinde bizleri sahura kaldıran davulcunun davulu, oruç tutanın duyabileceği bir ritim içindeydi. Allah rahmet eylesin, annem çok zor uyuyordu yaşamının son dönemlerinde. Ramazanda rica ederdi davulcuya, ‘yahu, bunu bu kadar ağır çalmasan benim uyuduğum yerde...’

Ama şimdiki davulcuların davul çalma ritmi, oruç tutmayan varsa onları cezalandırmaya yönelik bir enerji taşıyor...

***

Bu farklılıkları da, konuşmada şöyle yorumlamaya çalışmışım:

‘Ben bu iki durum arasındaki algıyı, kent dindarlığı ile köylülüğü din üzerinden yeniden üretmek isteyenlerin Müslümanlığı kullanması arasındaki farkta görüyorum.

Kentlilerin Müslümanlık, İslam anlayışı ile kentleri esir almaya gelen bir başka köylülük zihniyetinin silah olarak İslam’ı seçmesi arasındaki fark bu...

Biz ne kadar kentleşiyoruz, kentleşmiyoruz; bunu rakamlar söylüyor. Avrupa Birliği’nde toplam nüfusun içindeki ortalama köylü nüfus yüzde 4’tür. Mesela, İngiltere’de yüzde 1’dir. Bizde aktif nüfusun yüzde 25’i hálá tarımda çalışıyor.

Sadece üretim değil, ahlak da çok önemli bir konu... Ne kadar ahlak üretebiliyoruz, ne kadar üretemiyoruz?

Tek başına din ahlak üretmeye yeter mi? Üretim olmadan bir dinin kendi kuralları ahlakı bir şekilde ihlal edilemez, delinemez bir kült haline getirebilir mi?

Veya acaba ahlakın olabilmesi için, üretimin de olması gerekmez mi?’

***

Türkiye 72 milyon, 40 milyonu varoşta yaşıyor ve yüzde 80’inin mesleği yoktur. Varoşlardaki 42 milyonun en payelendiği gelir düzeyi asgari ücrettir.

Bu insanların varoluşları üretim üstünden olmadığı vakit dinin kullanılış biçimi de, dini algılama biçimi de bir başka, diğerini esir almaya yöneliktir. Bu da dini birisinin kullandığı anlamına gelir. Peki, kim kullanıyor dini diye arkasına baktığınız vakit, kitlesel olarak bir becerisi olmayan, kentin içinde üretim yaparak yer almayan, kendine bir faaliyet, bir değer üreterek yer bulamayan ama var olmak isteyen insanlar görürsünüz...

Kent dindarları İslam’a, kendi dinlerine bir kültür olarak bakıyorlardı. Gerçekten de din, kültürün en önemli girdisidir. Ama eğer siz meslek açısından sıkıntılı, kimlik ispatı açısından sorunluysanız, dini siyasî olarak da yorumlamaya daha eğilimli duruyorsunuz.

***

Hukukla din de çelişmemektedir. Hatta din hukukun altyapısını, kültürel altyapısını oluşturur. Dinin günah saydığı kimi şeyleri hukuk da yasaklar fakat yaptırımları farklıdır.

İnsan değişken bir varlıktır; o yüzden kural koyuyoruz, ceza getiriyoruz. İnsana güvenilmiyor. Ne zaman, ne yapacağı belli değil. Aslında bütün bu yaptırımların altında gizlenen insanın gerçek yüzünü ortaya koyan edebiyattır. Belki de gerçek insan toplumda değil, bizim baskılarımız altında o değişken halini hep engellediğimiz ve zorla dizginlediğimiz gerçek insan, edebiyatta anlatılan insandır.’


22.06.2008


Bu bölümdeki diğer içerikler için tıklayınız.

E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.