Site İçi Arama

KENT DİNDARLIĞI

İslamiyet hoşgörü ve iyilik telkin ederken, Şeyh Galib’den Taliban’a nasıl geldi? Kaybedilen bu düzlemin sebepleri tam olarak neler? Dindarlık kır ile kent arasında ne gibi değişikliklere uğradı? Halen uğramaya devam ediyor mu? Çağın gerektirdiği gibi bir Müslümanlık yaşamak mümkün mü? Değilse, neden mümkün değil? Bu ve bunun gibi mühim sorulara yanıt arıyor Mehmet Altan. Güncelliğini uzun zaman koruyacağa benziyor dindarlığın boyutları da...Devamı...


 

Süreli Yayınlar

 Prizma Yazıları Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca
 Infomag Yazıları Bloomberg Businessweek Yazıları
 Sabah Gazetesi Yazıları Sabah Gazetesi-Pazar Yazıları
 Mehmet Altan-Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu  Türkiye'de İktidar Dergisi
 gazete360 Yazıları Özgür Düşünce Yazıları

 Süreli Yayınlar > Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca > Amelie’nin eylülü...

Amelie’nin eylülü...  

 

Geçen hafta...Sonbaharlarını:‘Amerika’nın bol çeşitli süpermarketlerinde Kanada blueberry’lerinin plastik kutularda görülmesi için eylül başlarını beklemek gerekir. Blueberry’ler aslında bizde bazılarının ‘yaban mersini’, bazılarının da ‘çayüzümü’ dediği meyvedir. Bizde, serinleyen akşamüstleri ile birlikte nasıl lüfer, eylülü simgelerse, Kanada’nın Anapolis Vadisi’ni kaplayan ‘yaban mersinleri’ de Amerikan sonbaharının randevusu asla ıskalanmayan bir davetlisidir.’

* * *

‘Kavak, huş ağacı ve Türkiye’de bilinmeyen gingko’nun yaprakları, altın sarısının en görkemlisini; ceviz ağacı ve akçaağaçtakiler turuncunun en alımlısını; bodur meşelerin, kızılcıkların, bizim yabancımız ‘sasafras’larınkiler kızılın en fettanını buralarda sergiler. Sonbahar yaprağının en parlağı buradadır. Atlantik’te, eylül sonlarında deniz yükselir. Kıyı boyunca fırtınalar, dinmek bilmeyen yağmurlar hayatın rutinindeki yerini alır. Ekim ortalarında Amerikalılar’ın ‘Indian summer’; bizimse ‘pastırma yazı’ dediğimiz dönem başlar. Pastırma yazı boyunca gündüzler güneşli ve pırıl pırıl, geceler ise uzun ve soğuk olur. Bu kontrast, yapraklardaki ‘klorofil’ oluşumunu durduran kimyasal bir reaksiyona yol açar. Böylece başka diyarların sonbahar yapraklarında gizli kalan sarımtırak, esmer kızıl pigmentler kendilerini göstermeye başlar. Buranın alışılmamış özel tonları öyle doğar. Renkler, bu nedenle daha fazla çıldırır, daha fazla parlaklaşır’ diye anlattığım uzun Amerika gezisinden yeni dönmüştüm ki, arkadaşlarım altı gün sonra yayınlanacak olan ‘Kanatlı Karınca’ yazısını Bayram nedeniyle erkenden istediler... ***

* * *

Eylül bitmiş olacaktı...

Kendi ruh halimi yokladım...

Nasıldım?

Cevabım, şu eski yazımdaki gibi oldu...

O halde o yazıyı, bir kez daha birlikte okuyalım:

‘Bu yazıyı, eylülü geride bıraktığımız 1 Ekim cuma günü, sonbahar güneşinin bir salınıp bir kaybolduğu öğle üzeri yazıyorum... Sabah gazeteleri okurken, eleştirmenlerin tüm zamanların en iyi Fransız filmlerinden biri olarak değerlendirdiği Amelie’nin akşama televizyonda oynayacağını gördüm... Ben sadece filmine değil, müziğine de bayılırım...

* * *

Filmdeki zekice buluş ve kurgu, bana Sermet Çağan’ın Ayak-Bacak Fabrikası adlı piyesini anımsatmıştı... Volare, Volare adlı filmi de Amelie ile birlikte anımsarım... Volare, Volare’de bir karton film seslendiricisinin sokaktan ‘ses toplamaya’ çalışan yapımcısı ile başlıyordu... Sonrası o başlangıcın temposunda gitmese de o filmi de hafızamda zeki buluşların durduğu dosyada saklarım... Amelie, ‘küçük şeylerden mutlu olmayı bilen’ bir genç kızdır... Bu mutluluğunu etrafa dağıtır, onların mutlu olmasından daha da mutlu olur... Bir yandan da gerçek sevgiyi arar... Küçük şeylerden mutlu olmayı bilen Amelie’nin filmdeki unutulmaz iyimserliğini, giden eylülle gelen sonbahara uygular gibiyim...

* * *

Belki de bu ruh halinden dolayı, bu yıl, eylülün gelişinde beliren ‘berrak ve serin’ ışıklarla hüzünlenmedim... Sonbaharın keskin ve uzak ışıklarını eylül ile özdeşleştirmedim... Doğrusu, laf aramızda, gidişine de hayıflanmadım... Amelie gibi eylülün ve sonbaharın ‘küçük şeylerinden’ mutlu olmaya çalıştım...

* * *

Hani bazen olur ya, bir yandan henüz güneş batmamıştır ama öte yandan ay ürkek yüzünü göstermeye başlar... Bu eylülde de böyle manzaralar gördüm... Gece karanlıklarında köşeyi döndüğümde karşıma çıkan ampullerle aydınlatılmış karpuz sergisiyle, ertesi gün koşuştururken rastladığım kestaneci, aynı gökyüzünde gözüken ayla güneş gibi aynı günde gözüken iki ayrı mevsimdi. Üniversitenin muhteşem bahçesindeki arabamın üzerine düşen sonbahar yaprakları ise asıl mevsimin hangisi olduğunu gösteriyor...

* * *

Bu sene belki de diğer yıllardan farklı olarak eylüle acele bir ‘Merhaba’ dememem, gitmesine ‘Hay Allah’ diye hayıflanmamam, sonbaharın kendine özgü işaretlerinin peşinden Amelie gibi ‘küçük şeylerin’ tadını çıkararak koşmamdan kaynaklandı... Palamut onlardan biri... Palamut, bir yanda karpuz sergisi, bir yanda ‘kestane kebap’ gibi mevsimsel bir çelişki oluşturmaz... Ağustos ortalarında çıkar, sonra sanki hiç kaybolmayacakmış gibi balıkçı tablalarını kaplar, sonra da sırra kadem basar...

* * *

Bir eylül daha gitti... Acaba kaç eylül kaldı? Hayır bunları da sormayacağım... Bugün cuma... Akşama televizyonda Amelie var... Berrak ve serin ışıklar... Keskin ve uzak ışıklar... Giden karpuz sergisi, gelen kestane kebap... Filetodan takoza dönüşen palamut... Şehvetli incirler... Amelie filmindeki zeki kurgular gibi yaşamı süsleyen parçalar... Hayır, hayır, bu sene gelene ‘Merhaba’ demedim, gidene de ‘Güle güle’ demeyeceğim... Eylül, ekim, sonbahar... Amelie gibi mutlu olmaya çalışacağım...’


Bu bölümdeki diğer içerikler için tıklayınız.

E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.