Site İçi Arama

KENT DİNDARLIĞI

İslamiyet hoşgörü ve iyilik telkin ederken, Şeyh Galib’den Taliban’a nasıl geldi? Kaybedilen bu düzlemin sebepleri tam olarak neler? Dindarlık kır ile kent arasında ne gibi değişikliklere uğradı? Halen uğramaya devam ediyor mu? Çağın gerektirdiği gibi bir Müslümanlık yaşamak mümkün mü? Değilse, neden mümkün değil? Bu ve bunun gibi mühim sorulara yanıt arıyor Mehmet Altan. Güncelliğini uzun zaman koruyacağa benziyor dindarlığın boyutları da...Devamı...


 

Süreli Yayınlar

 Prizma Yazıları Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca
 Infomag Yazıları Bloomberg Businessweek Yazıları
 Sabah Gazetesi Yazıları Sabah Gazetesi-Pazar Yazıları
 Mehmet Altan-Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu  Türkiye'de İktidar Dergisi
 gazete360 Yazıları Özgür Düşünce Yazıları

 Süreli Yayınlar > Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca > Komşunun çığlığı ya da ‘umudu kesip de incinme sakın’...

Komşunun çığlığı ya da ‘umudu kesip de incinme sakın’...  

 

Geçen sene şöyle yazmıştım: ‘Beaujolais, Massif Central Bölgesi’ndeki Loire ve Soane Irmağı arasındaki bölgenin adı... Bölge, şaraplarıyla ünlü... Beaujolais bölgesi 1951 yılından beri mevsimin ilk ürününü şişeleyip piyasaya sürmekte... Bu gelenek o tarihten beri hiç değişmedi... Değişen, Beaujolais’nin piyasaya çıkış tarihi ile piyasada kalış süresi...

* * *

Benim gençliğimde, Beaujolais 15 Kasım’da ortalığa çıkar, fazla dolanmadan ve sallanmadan on beş, yirmi gün içinde de kaybolurdu... O sıralar, henüz yeryüzünün malı olmamıştı... Aradan geçen zaman içinde, Beaujolais’nin piyasaya çıkış tarihi 19 Kasım oldu... Ocak ayının sonuna kadar da piyasada kalıyor... Yayıldığı alan ise çok genişledi... Altmış milyon şişe üretiliyor... 1998 yılında Çin de bu şarabın buruk tadını tadanlar arasına katıldı... Amerikalılar ise yedi milyon şişesini tüketmekte... ***

* * *

Bende de Beaujolais peşine düşmek eski bir alışkanlık... Bir Kasım olduğunda, dünya milletlerinin ‘ölüler günü’ için mezarlıkları doldurmasını anımsamak gibi... 11 Kasım’ın, dokuz milyon insanın öldüğü Birinci Dünya Savaşı’nın ateşkes günü olduğunu unutmamak gibi... Gençlikten, yabancı diyarlardaki günlerden izler...

* * *

Ayın 19’unda... Beaujolais, Ocak ayının sonlarına kadar kalmak üzere ortalığa çıktı... Amerikalılar, Çinliler, tüm dünya altmış beş milyon şişenin peşine düştü... Amatör ve profesyonel tadıcıların eşitlendiği, daha ziyade anı olarak yudumlanan Beaujolais’ler... Kendi yaşam serüvenim içindeki Beaujolais kısmına bir çentik attığım da oldu...

Bu Kasım’da o da ıskalanmış gibi...’

* * *

Meğer ıskalanmamış...

Çünkü starPazar’daki sütun komşum Sedef Ecer yaşadığı kent Paris’ten kolunda iki ‘Beaujolais Nouveau’ şişesiyle çıkageldi...

Ama geçen yıl ayaküstü tanıştığımızda, geçen haftaki yazısındaki sıkıntılı çığlığın izleri söz konusu muydu, bilemiyorum...

Ama...

‘Öfkeli değil kırgınım’ başlıklı geçen haftaki yazısında şunları yazıyordu:

‘Neden mi bu feryat durup dururken? Anlatayım efendim:

Bu yıl, Fransızca olarak yazdığım bir tiyatro oyunu Fransa’nın en önemli tiyatro kurumu olan Devlet Tiyatro Merkezi’nin teşvik ve para ödülünü kazandı ve adım dünyaca ünlü yazarlarla aynı tabloda yer aldı.

Ardından oyunum ‘Akdeniz Tiyatro Yazarları’ yarışmasında beş yazarla birlikte finale kaldı, sonra da Cannes’ın en önemli tiyatrosunda büyük ödülü aldı. Ayrıca önümüzdeki aylarda kitap olarak çıkacağı kesinleşti.

Ve daha da önemlisi ben artık Fransız Kültür Bakanlığı tarafından resmi bir şekilde ‘devlet destekli yazar’ statüsüne geçmiş bir yazarım.

Ayda bir arayıp soruyorlar mesela: ‘Çalışmalarınız nasıl gidiyor, bir şeye ihtiyacınız var mı, evinizde konsantre olamıyorsanız size maaşlı yazar rezidansı verebiliriz, ister misiniz?’ vs...

Yani şu anda Paris’te işler yolunda:

Piyesimin çok büyük bir bütçesi var ve bunu tamamen Fransız tarafı karşılıyor.

Ama bir terslik var bu işte:

Türk kültür projelerinde karşılıklılık ilkesi olarak Avrupa’dan destek bulmak zorken, şu anda benim için tam tersi geçerli.

Fransa’dan tam destek gören projemin henüz Türkiye’den hiçbir partneri yok.

Küçük ölçekte bile olsa Türkiye’den bir yardım almamız, Fransız kurumlarına karşı, yazarın kendi ülkesinden de ilgi gördüğünün bir kanıtı olacak ama yok.

İlaç için afişe koyacak bir Türk markası ya da kurumu yok, yok, yok...

Ben öfkeli değilim çünkü şanslıyım, projem yüzde yüz Fransız projesi olarak da olsa, sonuçta gerçekleşecek.

Ama üzülüyorum.’

* * *

Yazıyı okuyunca Zülfü Livaneli’nin muhteşem şarkısını mırıldandım:

‘Susarlar sesini boğmak isterler

Yarımdır kırıktır sırça yüreğin

Çığlık çığlığa yarı gecede

Kardeşin duymaz el oğlu duyar

Çoğalır engeller yürür gidersin

Yüreğin taşıyıp götürür seni

Nice selden sonra kumdan ötede

Kardeşin duymaz el oğlu duyar

Yıkılma bunları gördüğün zaman

Umudu kesip de incinme sakın

Aç yüreğini bir merhabaya

Kardeşin duymaz el oğlu duyar’ 

* * * 

Ama...

Sütun komşumun bu çığlığını...

Hiç kimse duymasa...

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay duyar...


Bu bölümdeki diğer içerikler için tıklayınız.

E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.