Site İçi Arama

KENT DİNDARLIĞI

İslamiyet hoşgörü ve iyilik telkin ederken, Şeyh Galib’den Taliban’a nasıl geldi? Kaybedilen bu düzlemin sebepleri tam olarak neler? Dindarlık kır ile kent arasında ne gibi değişikliklere uğradı? Halen uğramaya devam ediyor mu? Çağın gerektirdiği gibi bir Müslümanlık yaşamak mümkün mü? Değilse, neden mümkün değil? Bu ve bunun gibi mühim sorulara yanıt arıyor Mehmet Altan. Güncelliğini uzun zaman koruyacağa benziyor dindarlığın boyutları da...Devamı...


 

Süreli Yayınlar

 Prizma Yazıları Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca
 Infomag Yazıları Bloomberg Businessweek Yazıları
 Sabah Gazetesi Yazıları Sabah Gazetesi-Pazar Yazıları
 Mehmet Altan-Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu  Türkiye'de İktidar Dergisi
 gazete360 Yazıları Özgür Düşünce Yazıları

 Süreli Yayınlar > Star Pazar Yazıları - Kanatlı Karınca > O tekerlek hep dönüyor...

O tekerlek hep dönüyor...  

 

Kanatlı Karınca yazmak için makinenin başına oturduğumda, perşembe gecesi...

Hálbuki yazım pazar günü yayımlanacak...

Pazar günü ise arife...

* * *

Arife gününe daha var ama arife yazısı yazıyorum...

Bir anda, perşembe gecesi, istersem geçmiş arifelere, istersem de gelecek olan arifeye ulaşabileceğim bir zaman makinesiyle oynar gibi oldum...

Oynar gibi oldum...

Çünkü hemen anında kendi kendime çok zahiri olduğunu bilsem de zaman makinesine hükmeder gibi hissedebilir miyim, diye sordum...

Ama bir başka duygu bu hissimi itekleyiverdi... ***

Arife günü olmayan bir günde, geride bıraktığım arifeler ile ne kadar yaşayacağımı bilemediğim arifeler arasında pusulasız kalmış duygusu daha ağır basıverdi... 

* * *  

Daha fazla bunalmamak için...

Hemen bir önceki arifeye döndüm...

Karşıma geçen Şeker Bayramı sonu çıktı...

Eylülün sonuydu...

Şöyle yazmışım:

‘Siz yazıyı okurken arife gelmiş çatmış olacak...

Otelin yanı başındaki Central Park’taki suni göl ve yağmur, bana yıllar önce yaşamımdaki gölleri anlattığım bir arife yazımı anımsattı:

‘Gene arife.

Gene yağmur çiseliyor.

Gene bir göl kıyısındayım.

Yukarıdaki yazıyı yazalı yıllar olmuş. Ama sanki her şey aynı.

Biraz daha yaşlı olan benden başka.

Aradan başka göller, başka bayramlar geçti.

Ama şu anda sanki hayat bir rulet tekerleği gibi dönüp aynı numarada durmuşa benziyor.

O tekerlek hep dönüyor. Bugün sakin bir gölde durdu. Bakalım bir daha bayram nerede duracak.’

* * *

Bilmek mümkün mü?

Yazıyı bitirirken gözümün önüne Sonsuz Ölüm’den bir sahne geldi...

Paul Newman’a rahmet diledim.’ 

* * * 

Son arife yazısı beni bir başka meraka gark etti...

Yaşamımdaki gölleri anlattığım o yazı neydi... Üstelik ona da Central Park’ın suni gölünü eklemem gerekiyordu...

O yazıyı da buldum:

‘Yağmur çiseliyordu. Masalar boştu. Göl ıssız. Koca bir çınarın altına yerleştik. Acıkmıştık. Garson, eski ama temiz örtüleri serdi. Kır lokantasının çimen kokulu yemeklerinden yedik. Yağmur durdu. Rüzgar çıktı birden. Göl dalgalandı. Ağaçlar çok yeşil, gökyüzü çok griydi. Yağmurlara karışan yemeğimizi yedikten sonra salaş kır lokantasını terk ettik.

* * *

İki adım ötedeki bir otele daldık. Çay ve kahve söyledik. Yağmur önce yeniden çiselemeye sonra da adamakıllı yağmaya başladı. Yağmura aldırmayan bir otel müşterisi su kayağına sıvandı. Gölün ıssızlığını bozdu. Arifeydi. Gök gümbürdüyordu. Tanrı kutsal silahlarıyla kuş avlıyordu, çocukken bana öyle söylemişlerdi. Sapanca tenhaydı. Mütevazı bir bayram yeri kurulmuştu. Atlı karıncalar öylece duruyordu. 

* * * 

Göl, yağmurla yalnızlaşıyordu. Göller gölleri hatırlatıyor. Burdur Gölü’nü düşündüm. Kısa dönem askerlik yaparken her türlü hayalin simgesi olan Burdur’u askeri garnizondan seyrederdik. Göl öyle dururdu. Hiçbir sıkıntıyı, şikáyeti, hayali ve fanteziyi bozmak istemez, kendini silerdi. Gece nöbetlerinde, sabahları ‘taş toplamada’, öğlen vakitlerinde, içtimaa giderken... Talim bittiğinde, küçücük teğmen tek başına bölük odasına dönerdi. Burdur tepelerinde gencecik bir delikanlının yalnızlığı, kendi yalnızlığımızdan daha fazla dikkatimizi çekerdi. Hoparlörlerden, Kibariye’nin Kimbilir şarkısı yükselirdi. Bizim, yaşamımızdan dört ayı Burdur’a bırakmamızın ‘nedenini’ kimse bilmezdi. Ne teğmen, ne bizler, ne göl... 

* * * 

Van Gölü’nü Erdal İnönü’yle Güneydoğu’ya gittiğimde görmüştüm ilk. Altı kişilik bir ufacık uçaktaydık. Piste gölü yalayarak konduyduk. Burdur gibi Van’ı da kimin ‘il’ yaptığını sormuştum kendi kendime. Burdur’da, şehir merkezinde inekler dolanırdı. Van ise büyük kentlerin gecekondu mahalleleri gibiydi. Ama Van Gölü’ne vurulmuştum. Burdur gibi silik gelmemişti. Hırçın, başına buyruk bir göldü. Etrafında hayranlıkla dönüp durduyduk.

* * *

İznik Gölü, keyifli pikniklerin mekanı olarak aklımda... Sörflerin yapılıp, pedallı deniz bisikletlerinin dolaştığı bir göl. Yaşadığı tarihin ağırlığını yansıtmayan hoppa göl İznik... Göller gölleri hatırlatıyor. Arifeler arifeleri. Bayramlar bayramları. Hayatlar hayatları. Hepsinin de sessizi var, hırçını var, suskunu var, eğlencelisi var, yağmurlusu var, güneşlisi var, mutlusu var, mutsuzu var.’ 

* * * 

Bugün gene arife...

Denk getirirsem, bu eski yazıya nazire bir göl kıyısında olmaya çalışacağım...

Ve o eski yazının son satırını yeniden tekrarlayacağım:

‘Ama şu anda sanki hayat bir rulet tekerleği gibi dönüp aynı numarada durmuşa benziyor.

O tekerlek hep dönüyor. Bugün sakin bir gölde durdu. Bakalım bir daha bayram nerede duracak.’

Belli ki bir arife geride kalırken, bir sonrakine uzanamadığım bir yerde...

Zaman makinesine hükmeder gibi sandığım bir anda, pusulasız kaldığımı anladığım noktada...

Hepinize mutlu bayramlar.

 


Bu bölümdeki diğer içerikler için tıklayınız.

E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.