Site İçi Arama

KENT DİNDARLIĞI

İslamiyet hoşgörü ve iyilik telkin ederken, Şeyh Galib’den Taliban’a nasıl geldi? Kaybedilen bu düzlemin sebepleri tam olarak neler? Dindarlık kır ile kent arasında ne gibi değişikliklere uğradı? Halen uğramaya devam ediyor mu? Çağın gerektirdiği gibi bir Müslümanlık yaşamak mümkün mü? Değilse, neden mümkün değil? Bu ve bunun gibi mühim sorulara yanıt arıyor Mehmet Altan. Güncelliğini uzun zaman koruyacağa benziyor dindarlığın boyutları da...Devamı...


 

Akademik Yazılar > TOPLUMSAL BİR ÖZELEŞTİRİ DENEMESİ NİTELİĞİNDE REKABETİN NERESİNDEYİZ -2

SORU ve CEVAP BÖLÜMÜ

Mehmet ÖZDEN (Rekabet Kurumu Uzmanı)- Hocam, Türkiye’de biz bugün denetime çıktığımızda hâlâ şöyle cevaplar alıyoruz: “Ne rekabeti? biz asla rekabet etmiyoruz.” Bir ayıp ya da günahmış gibi karşılanıyor. Bunun temelinde acaba Osmanlıdan gelen lonca kültürümüz, dayanışma mı yatıyor; çırak olgunlaştığı zaman ona yeni bir dükkân açılması, ona müşterilerden pay verilmesi ya da “teşekkür ederim, ben siftah ettim ama komşum henüz siftah etmedi, oraya gidin, oradan alışveriş yapın” gibi bir bağlantı var diyebilir miyiz? Teşekkür ederim.

Prof. Dr. Mehmet ALTAN- Ben teşekkür ediyorum. Tabii ki var ama bu daha ziyade, daha teknik bir yere getirirsem, Anadolu aynı zamanda birtakım kentlerin, örneğin Kayseri’nin, KOBİ’lerin etkin olduğu, Anadolu sermayesinin palazlandığı yerlerde ihracat yapanla yapmayan küçük esnafın söylemi. Dışa yönelik bir üretimin içine girdiği vakit, ihracat yapmaya başladığı vakit bu kültürden de yavaş yavaş kopuyor. Onun için söylüyorum; zenginleşmeye karşı çıkmak, “yerli malı kullan”, -“yerli malını iyiyse kullan” değil, kötüyse niye kullanayım? oraya bir türlü gelemiyoruz- tabii, eski geleneğin muazzam izleri var. Bunu yıkacak olan da, ihracatın büyümesi. Bir de, ihracata yönelik olanlarda nispeten daha parçalanmış bir yapı olduğunu görürsünüz.  

Kürşat ÜNLÜSOY (Rekabet Kurumu Uzmanı)- Hocam, rekabet geniş bir konu ama, siz, ekonomik anlamda rekabet ve toplumun diğer alanlarındaki rekabetten söz ettiniz. Bizde siyasal anlamda da bir rekabet söz konusu. Bu anlamda İdris Küçükömer’in tespitine değindiniz, “bizde sağcılar solcu, solcular sağcı” gibi. Şu anki siyasi anlamda bir rekabetten söz edersek, toplumdaki dayanışmacı vesaire motifler onda o kadar etkili olmuyor ve saflar zaman zaman yer değişebiliyor. Bu anlamda sağ ve sol kategorisine ayrıldığımızda liberaller sizce bu konuda tutarlı bir duruş sergiledi mi, yoksa konjonktürel bir tavır mı sergilediler?

Prof. Dr. Mehmet ALTAN- Bunun için benim yaptığım analiz şudur: Türkiye’nin iç dinamikleri benim açımdan zayıftır. Neden? Manga Carta 1215’tir; bizde 600 yıl sonra “Sened-i İttifak”tır. Matbaa 1450’dir; 1725’tir. Gerekçesiz adam tutuklanamayacağı, 17’nci yüzyıl civarında Habeas Corpus’tur; bizde Tanzimat’tır. Gene de, küçük bir yerde savcıyı kızdırırsan punduna getirir seni tutuklar.

Sırf kaba gözlemlerle baktığınız vakit, Sorbonne’deki çok sevdiğim bir Hocam Argile Emanuel, -yaşıyorsa Allah uzun ömür versin, aynı zamanda klasik iktisat teorisinde yeri olan “eşitsiz mübadele’nin yaratıcısıdır- gelişmiş ülkelerin işçi sınıflarının, az gelişmiş ülkelerin işçi sınıflarını sömürdüğünü söyler. “Mal fiyatta eşitleniyor, içerideki sermayeyle işçi oranları eşitlenmiyor, bunu ülkenin yerel şartları belirliyor, o zaman, gelişmiş ülke işçi sınıflarının ücretlerinin yüksek olduğu” tezini bulan bir Hocaydı. Hep tekrarlayacağım, hep tekrarlayageldiğim, “Amerika Kıta’sını bombalayalım, tuz buz edelim, bir zaman sonra Amerika Birleşik Devletleri Amerika Birleşik Devletleri, Kolombiya Kolombiya olur” derdi. Benim bütün akademik hayatımın çıkış noktaları o çalışmalara bağlıdır.

Türkiye iç dinamiği zayıf bir ülkedir, değiştiremez kendini. Onun için, iç siyaset beni ilgilendirmiyor. Hasbelkader bu topraklarda doğmuşuz, buranın insanıyız. Ben ayrıca, dünyanın en ileri ülkesinin en ileri adamından kendimi daha geri hissetmiyorum. Ama bana oralardaki gibi bir yaşam, hizmet sunulmadığı için buranın değişmesini, dönüşmesini ve Rekabet Kurumunun 10 yıllık olmamasını, toplumun rekabetten korkmamasını, şiirden, felsefeden uzak yaşamamasını, zenginleşmesini istiyorum. Onun için de, Avrupa Birliği bir dış dinamik unsurudur, küreselleşme bir dış dinamik unsurudur. İşte, 1908’in 100’üncü yılı. Ben size 1908’deki gazeteleri getirseydim, özü itibarıyla hiçbir şeyin değişmediğini görürdünüz.

O zaman, burayı ne değiştirecek? Burayı ancak dış dinamik değiştirir. İç siyaset diye baktığınızda, bütün partilerin 12 Eylül’ün ürünü olduğunu görürsünüz. Süregelen kışlayla-cami kavgasıdır. Benim için ikisi de enteresan değil. İkisi de fikir adamının özgürlüğüne karşıdır, ikisi de yazarlığa karşıdır; ikisinin de birbiriyle iktidar kavgası vardır ama, ikisinin de ittifak hâlinde olduğu çok yer vardır, bir anlamda pat diye birleşebilirler de. Onun için, Türkiye’nin dış dinamikleri olmadan dönüşemeyeceğine inanan birisinin, dış dinamiklerle ilişki kuran birilerini desteklemesini eleştirmek doğru gelmiyor.

Bir de, bu sorunun altındaki şeyleri kazırsam, -biz yaşlandıkça, Türkiye’nin demokrasisi çok taze olduğu için, bütün partilerden daha eskimeye başlıyoruz- hep siyaset üstünden insanları değerlendiriyorlar. İnsanların kendi başlarına düşünceleri, duruşları, tavizsiz analizleri olabilir. Burası çok siyasi bir yer olduğu için yazara çizere, bilim adamına, düşünüre bir şekilde, “o ne diyor” diye bakmıyor, siyasetle ilişkisine yönelik bakıyor. Halbuki, bunun tersine bakarsak, kendileriyle ne kadar tutarlılar veya değiller? o açıdan yargılama daha kolay ve daha anlamlı olabilir. Düşünceler, kitaplarda yayınlanıyor. Ben 10 yıl önceki bütün yazılarımı kendi tutarlılığım açısından yayınlıyorum. Burası okumuyor yazmıyor, kitap almıyor, böyle bir entelektüel merakı yok; onları da biliyorum. Bu söylediğinizden mustaribim; çünkü, haftada 7 gün var, ben 8 tane yazı yazıyorum. her gün yazı yazan bir adam her gün bir düşünceyi belirtmek mecburiyetindedir. Tutum belirtiyorsun, tavır belirtiyorsun ve orada somut olarak kalıyor. Kimse kimseyi o anlamda titiz izlemiyor. Bir kanaat var; “aa, sen burada yanlış yazdın, bunu böyle söylüyordun, fikir değiştirdin” filan. Her gün yazı yazan adam için kanaat olur mu yahu? Kimse kimseyi izlemiyor, okumuyor, ama bir kanaati var. Her gün görüş bildirmekten hayatı üreten bir adam için kanaat olur mu yahu? İlginç bir yer. İşte, rekabet olmayınca bunlar oluyor. Rekabet olmayınca; özen yok, titizlik yok, ciddiyet yok, derinlik yok, ama kulak dolgunluğu vardır. Onun için de, televizyonu, konuşmayı sever, okumayı sevmez burası. Mesela, birini merak ediyorsan ve faaliyeti ortadaysa onu anında takip edebilirsin, her şeyini öğrenebilirsin, ama şifahen konuşma daha etkili, çünkü öyle bir geleneksel kültürümüz yok. Rekabetin eksikliği insanları, toplumu bir şekilde dumura uğratıyor; onun için, her gün görüş bildiren adam için kanaat var. rekabetin eksikliği nelere yol açıyor? İnanın, her şeye yol açar, buna da yol açar. Lütfedip girse baksa, kim nerede duruyor, tutarlı mı, değil mi? hepsi net olarak ortaya çıkar.

Oturum Başkanı- Efendim, yalnızca iki soru alabileceğimizi de bu arada hatırlatmak isterim. Buyurun efendim.

İsmail Hakkı KARAKELLE (Rekabet Kurulu Üyesi)- Teşekkür ediyorum. Sunuşunuza çok teşekkür ediyoruz. Sağ olun.

Prof. Dr. Mehmet ALTAN- Ben teşekkür ediyorum. Sağ olun.

İsmail Hakkı KARAKELLE- Mümkünse konuyu yeniden olabildiğince rekabete getirelim diyorum.

Prof. Dr. Mehmet ALTAN- Buyurun.

İSMAİL HAKKI KARAKELLE- Bir de geleceğine getirelim diyorum. Son dönemlerde bazı sebeplerle artan oranda rekabet kuralları, rekabet hukukuna yönelik eleştiriler de var. Elden geldiğince kısaca üç başlık altında özetleyeceğim ve sizin düşüncelerinizi almak isteyeceğim. Birisi yeni ekonomiyle ilgili.

Prof. Dr. Mehmet ALTAN- Doğru.

İsmail Hakkı KARAKELLE- Deniliyor ki, “yeni ekonomi, -bu ses giderek de güçlü çıkmaya başladı- rekabet kuralları, Sherman kanunuyla (1890), o tarihten bu yana büyük değişiklikler olmuştur…”

“...istismarını yasaklayan ve birleşme ve devralmaları kontrol emrini veren üç kuralınız eskimiştir.” Fikrinizi, değerlendirmenizi duymak istediğim birinci nokta bu.

Birleşik Devletler’de başlayan, kriz mi diyelim? ne diyeceksek, bir ekonomik sorunun dünyada yayılabileceği, hatta belki bir 29 buhranı türü bir buhranla karşı karşıya kalabileceğimiz, dolayısıyla piyasanın tökezlediği; Türkiye’de de en azından benim açımdan değer verdiğim seçkin iktisatçılardan bu yönde değerlendirmeler okudum, dünyada da var. Piyasa tökezliyor, piyasa tökezlediği zaman da rekabet kuralları rafa kalkar. 29 sonrası uzunca bir dönem Birleşik Devletler’in Rekabet Otoritesi FTC’nin neredeyse varlığından bile söz etmek imkânsızdı, kenarda duran bir düşünce Kuruluşu gibiydi. Doğal. Devlet Keynezyen politikalar uyguluyordu, başka şeyler uyguluyordu. Dolayısıyla, deniliyor ki, “bu ya da benzeri krizlerin artması piyasanın tökezlemesini, piyasanın gerilemesini, dolayısıyla rekabet kurallarının gerilemesini getirir ve Keynezyen politikaları getirir.” Buna ne dersiniz; ikincisi.

Üçüncüsü ve en önemlisi, küresel ısınma. Yanlış hatırlamıyorsam siz de ilk cümlenize ya da ikinci cümlenize “doğal kaynaklar”la başladınız; onu bilinçli seçtiğinizi düşünüyorum. Bir iddiaya göre deniliyor ki, “bu rekabetçi düzen doğal kaynakları tüketti, en azından çevresel endişe taşımadan, -kâr maksimizasyonu çevresel endişe taşımaz, kâr peşinde koşar- bu küresel ısınma da hepimizin sorunu, onun daha kötü noktalara gitmesi hâli dünyanın yok olması hâlidir, böyle bir gidişatta yine piyasa, dolayısıyla rekabet kuralları bir kenara itilebilir.” Bu konuda tersi fikri de söyleyeceğim. İlk ikisinde söylemedim, ama bunu söylemek istiyorum. Tersini söyleyen de var. Deniyor ki, “hayır, küresel ısınmaya giden süreci değiştirecek olan da piyasadır, çünkü, karbondioksit emisyonunu en fazla yapandan, kirletenden en fazla parayı alırsınız, bu da piyasa mantığıdır” deniyor. Bunu bir ara parantez olarak paylaşayım dedim.

Bu üç noktada, -zamanın da kısıtlı olduğunu biliyorum- yine kuşkusuz özetle düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum. Bizden geçti de, -ben 25’inci yılımı dolduruyorum- acaba genç arkadaşlar bakımından, rekabet kurallarını uygulayanlar bakımından bir işe yaramazlık, bir erken emeklilik söz konusu olabilir mi? Şimdiden teşekkür ediyorum. Sağ olun.

Prof. Dr. Mehmet ALTAN- Teşekkür ediyorum. New York Times’de bir yazı vardı: Çocuklar arasındaki fark 4 yılı aşıyorsa kuşak farkı oluyor. Ben oğlumdan öğreniyorum; genç arkadaşlarla bizim dünyamız ne kadar ortak, ne kadar değil? Çok farklı. Belirli yaşta “yıldızların altında” şarkısını beraber terennüm etmiyorsan ne kadar ortaksın, Yahya Kemal’in iki mısrasını söyleyemiyorsan ne kadar ortaksın? Orada bir derinlik yok, ama muazzam bir yaşam hareketliliği var. Onun için, mesleki olarak sordunuz ama bu sorular inşallah tartışılıyordur. Bu, bizim, solun piyasayı bir şekilde sınamasıyla da ilgili bir tartışma. Onunla ilgili şu iki tane şeyi çok hızlı söyleyeceğim: Bir, planlı ekonominin, Sovyetler yıkılıncaya kadar piyasa ekonomisinin Marksist anlamda dersini veriyordum; ama merkezi planlamanın kaynakları daha iyi kullandığını da çok uzun zaman iddia ettim, ekonomi-politik olarak algıladım. Ama Sovyetler yıkıldıktan sonra piyasa rüştünü ispat etti. Piyasanın kendi mekânizmaları, öğrettiğimiz yasaların, bir şekilde kaynakları daha verimli kullandığı iktisat politikasının politikası gitti iktisadı kaldı. Piyasa dışında bu kaynakları daha verimli dağıtamayacağımız, planlı ekonominin çökmesiyle birlikte ispatlandı. Tabii, Marksizm, Leninizm, onlara girmiyorum. Bir bu bağlamı var. Onun için de ben, Marksist de olsan, liberalizmin ekonomik ayağının Sovyetlerden sonra bir bilimsel realite olarak benimsenmesinden yanayım.

Bu süreçle ilgili olarak biz, yeni süreci, -bu hızlandırılmış bir konuşma olduğu için sanayi devriminin altını ondan çizdim- yeni dönemi eski kavramlarla anlamaya çalışıyoruz. Eskinin hiçbir kavramı yenisine cevap vermiyor; yenisi de kendini tam üretemiyor. Ben aynı zamanda Bilgi Ekonomisi dersi de veriyorum. Bilgi ekonomisi, bütün bizim öğrettiğimiz ekonominin tersi. Hukuku vesaire, şimdi bunları üretim, yeniden oluşturma aşamasında. Bu sürece aynı zamanda, kare kare bir sanayi döneminin gelişmesiyle üst üste irtibatlı olarak bakmak lazım. Yeni bir hukuk oluşuyor. Sanayi dönemi her şeyi muhasebeleştiriyordu. Biz, zatıalinizle beraber bir araştırma-geliştirme yahut bir şekilde beyinsel yaratıcılıkla ilgili bir büro kursak, birer sandalyemiz olsa, neyini muhasebeleştireceğiz? Bütün mantık silsilesi değişiyor; hukuk da değişiyor. Onun için, bu süreçlere; yeni gelişme, dönüşüm, oturmama, kendini yeniden yaratma süreçleri olarak bakıyorum.

ABD’deki krizi de, bu piyasanın ölmesi filandan ziyade, sanayi devrimindekinin aynısı, “Wall Street”le “Silicon Valley” arasındaki bağın kopması olarak algılıyorum. Burada bile, bankalar dönmeyecek parayı adama vermezler; ipotek krizine gitmez. Peki, nasıl oluyor? Drucker diyor ki, “müthiş fonları var, bu fonların zenginlik yaratabilmesi için araştırma-geliştirme, inovasyonu finanse etmesi lazım, halbuki, bu gitti gayrimenkulü finanse etti.” İnternetten Silicon Valley’nin rakamlarına bakarsanız, çok sağlıklı olduğunu görürsünüz. Ben bunu, parayla üretim krizi, Amerika’da üretim sanayi sonrası döneme geçti, para kullanım biçimine geçmedi, onun krizi ve çok derinleşebilme ihtimali olarak görüyorum.

Küresel ısınmaya gelelim. “Roma Kulübü” gündeme yeniden geldi. Hiçbir kötümser ekolün tahminleri “nüfus-Malthus” doğru çıkmamıştır; yeryüzü her zaman iyiye gitmiştir. Küresel ısınma da insanın doğayla ilişkisindeki bir hoyratlıktır. Ama insan, mucizevi bir varlık olduğu için kendi tahribatını kendi giderir.

Bugün itibarıyla mesela gıda krizinden çok bahsediliyor. Yeni yapılan bir araştırmayı okudum; 2020 yılına kadar dünya nüfusu 1 milyar artacak, ama orta sınıflar 1 milyar 800 milyon artacak ve 2020’de dünyanın yüzde 50’si orta sınıf olarak addedilecek. Şimdi Çin’de muazzam bir orta sınıf gelişimi var. Bu 1.800 milyar insanın 600 milyonu Çin’de. Orta sınıfın en fazla geliştiği yerlerden birisi Hindistan, diğeri Çin. Bunların tüketim kalıpları Batı’ya göre değişiyor. Bunlar 100 kalori yüksek aldığı vakit de zaten gıda fiyatları altüst oluyor, bilmem ne filan. Onun için, bu süreci ben, rekabet hukuku vesaire, yeni dönemin kendisini yaratması olarak, oturmamış bir süreç olarak düşünüyorum.

İkincisini de, yeni çağın, sanayi sonrası dönemin üretimiyle paranın kullanımı arasında bir irtibatsızlık krizi olarak görüyorum.

Küresel ısınmayı da, gene insanın kendisinin onaracağı bir hoyratlığın geçiş dönemi olarak algılıyorum.

Çağatay CENGİZ (ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Son Sınıf Öğrencisi)- İki sorum var. Türkiye’deki iç dinamiklerin yeterli olmadığını ve aslında Türkiye’yi değiştirecek olanın dış dinamikler olduğunu söylediniz.

Ben de şöyle bir varsayımla hareket ediyorum: Gerçekten Türkiye’de devlet elitinin su başlarını tutmadığını ya da gerçekten devlet bürokrasinin elediğini düşünelim, ama gerçekten dinin toplumsal hayatta hâlâ o kliantelist yapısını sürdürdüğünü düşünelim, acaba hâlâ rekabet bu dış dinamiklerin etkisiyle gelişebilir miydi, bence dinin bu kadar egemen olduğu bir toplumda acaba rekabet kültürü gelişebilir miydi? 24 Ocak kararlarının bir kırılma noktası olduğunu söylediniz. Orada şöyle bir nokta yok muydu; biz aslında orada dünya literatürüne de “hayali ihracat” diye bir kavram kattık ve aslında kuralsızlığı da beraberinde getirdi.

Prof. Dr. Mehmet ALTAN- Doğru.

Çağatay CENGİZ- Acaba rekabet kuralsızlık mıdır? Olmaması gerekir. Kurallıyla birlikte gitmesi gereken bir şey değil midir? O hayali ihracat örneğinde baktığımızda, çok da benim övebileceğim bir şeymiş gibi durmamıştı 24 Ocak kararları. Teşekkür ederim.

Prof. Dr. Mehmet ALTAN- Teşekkür ediyorum. Burada bir-iki tespite varmak lazım. Siyaseten değerlendirme başka bir şey, sosyoekonomik değerlendirme başka bir şey. Turgut Bey, dışa açık büyüme sırasında İstihbarat Teşkilatının da onayını alarak İsviçre’deki altın kaçakçısına para verip, onun parasını içeri almaya çalıştığıyla Focus’lanmak olabilir, daha siyasi, güncel Focus’lanmadır bu, ama bu sürecin, Türkiye’nin aynı zamanda dışa yönelik bir büyüme mekânizmasını yönlendirmeye yönelik tarihsel bir bölünme olduğunu değerlendirmek başka bir şeydir. Türkiye’yi, çok ahlâklı olmayan yöntemlerle, bir şekilde para kazanır hâle getirmesini, ikisini de bir arada söyleyebilirsin, ama ikisini de anlatan hocaların ortada olması kaydıyla.

Birinci soru: İç dinamikler-dış dinamikler, dinin egemenliği. Din bir kültürdür. Biz normalleşemediğimiz için bu kullanılıyor. Kur’an bizim evde ulaşılmaz bir yerde dururdu ve Arapça. Ben onu ne anlayacağım? Ben olsam, bütün bu işin otoritelerinin uygun bulduğu mealini herkese dağıtırım. Bu bir şekilde egemen olsa biz de bu işin kültürünü Kur’an üstünden biliriz. Aslında yurtdışına çıktığın vakit görürsün, belirli kesimin üstünde egemen olmadığını. Mesele, dini siyasetten algılamak yerine, sosyolojik olarak algılayacak bir noktaya gelmek. Tekke ve zaviyeler kapanmasaydı belki o noktaya gelirdik. Dini siyaseten kullananlar var; biz de siyasi olarak bakıyoruz. Maalesef İslam siyasi bir din. Aynı zamanda, din kültürel bir öğedir, Allah’a inanmasan da “Allah korusun” diye vurman gibi, “sünnet” olman gibi yahut askerde ölene “şehit” demen gibi. Bizde normalleşme yaşanamadığı için ya “cami” ya “kışla” egemenliği vardı. Ama bunun ikisini birden aşabilecek, burayı normalleştirecek unsur da yine yeryüzüyle ekonomik olarak irtibatlanmadır. Eğer bir umut varsa, o, dinin egemen olduğu kentlerin yeryüzüne ihracat yapıp o dinamik istikamette değişiyor olmasıdır. Onun için de, dini normalleştirmeyen bir başka anlayışa da dikkat çekmek lazım. En büyük problem, dine siyaseten bakma ortak noktamız. Peki, bu sosyolojik bir vaka, bir kültür, kültürün girdisi. “Din sosyolojisi” denen bir şey var; o açıdan hiç kimse konuşmaz. Aslında bizde din üremiyor, yani eski solculuk gibi, siyasal milliyetçilik gibi; köylülük kendini ifade ediyor.

Belki sizin sorunuzla da bir başka açıdan analiz yapıp bitirelim. Türkiye’de Marksist analiz yapmaya olanaklı bir sosyolojik yapı yok. Ne dedik? Burjuvazi olmadığı için rekabet yok. Burjuvazi olmayınca da, bir şekilde işçi sınıf da yok, proletarya da yok. Onun için, bu anlamda buranın Marksisti de yoktur, gerçek solu da yoktur, gerçek sağı da yoktur; embriyon hâlindedir. Sahiden gelişiyor, seviniyoruz, ama dünyayla kıyasladığın vakit embriyon hâlindedir, burjuvazisi, şusu busu. Yeni devrimci niteliğine TÜSİAD daha yeni kavuşuyor.

Peki, o zaman olup biten ne? Olup biten, bir şekilde sınıfsal bir kavga. Sınıfsal kavga ne? Bir şekilde burada tuzu kurular; daha iyi eğitim görmüşler, dil bilenler, yurtdışını tanıyanlar kendilerini daha ilerici, sosyal demokrat filan sayıyor. Halbuki onlar, devlet etrafında kümelenmiş bir elit. Bir de, varoştan gelenler, tutunamayanlar, çevrede bırakılmışlar. Bürokraside niye farklı insanlar görüyoruz? Diğerlerinin kriterlerine göre ona yeşil ışık verilmeyenler, devlete entegre ettirmeyenler, sisteme dahil. Onlar da bir şekilde kendilerini ifade edecek bir araç arıyorlar. Bu bir zaman solculuktu, bilmem neydi, şimdi siyasal İslam filan. Sosyolojik olarak baktığınız vakit aslında bu, tuzu kurularla tuzu kuru olmayanların kavgası.

Aslında, “İslam” dediğiniz şey, din üremiyor, köylülük din üstünden ürüyor; en korkuncu da o. Bir şekilde o da “beyaz Türk” gibi yaşamak istiyor; fakat bunun derinliği yok. Bir şey söyleyecek. Ne söyleyecek? Din üstünden söylüyor. Benim gençliğimde “satılmış, burjuva, dönek, revizyonist” vesaireydi, şimdi “kâfir, zındık”; ama bu, dini üreten bir unsur değil. Onun çok güzel tanımı vardı: “O, aşk gibidir, korkunç kalabalıklar içinde sevdiğini anında görürsün.” Duyanın hissedebileceği şekilde ramazan davulu çalınırdı, eğer oruç tutuyorsan duyardın; şimdi, “kalkmazsan bütün sülalenin canına okuyacağım” türünden. İkisi arasındaki farktır. Din, taşranın kentleri ve kentliliği esir alma aracı olarak ortaya çıktı, sosyolojik vaka olarak normalleşemediği için.

Onun için bunların hepsine bir arada bakmak lazım. Ankara bir ideolojik kent. Onun için, etkisinden kurtulmak için zaman zaman Anadolu’ya da gidip, ihracat yapan yerlerde de dolaşmakta fayda var ki, bir rekabet sentezine ulaşalım.

 

Perşembe Konferansları

www. rekabet.gov.tr, 09.04.09

Konu ile ilgili sayfalar...
SERBEST PİYASA KENDİNİ SİYASETÇİLERE DAYATIYOR…...
TARIM POLİTİKALARINDA DEVRİM...
YENİ DÜNYA DÜZENİ ...
TÜRKİYE’ DE KAYNAK DENİZİ KURUDU...
YENİ DÜNYA DÜZENİ...
EKONOMİ VE DIŞ POLİTİKA...
BİNDE ÜDž...
BİLGİ TOPLUMU, TÜRKİYE VE YENİ PROJELER...
BİR YOL AYRIMI: PETROL YA DA ATOM…...
Bütün başlıklar için tıklayınız

E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.